Kayıtlar

Hamlet, Yorick'in Kafatasından İbaret Değilmiş!

Resim
    William Shakespeare, Hamlet adlı oyununda Prens Hamlet'e Yorick'in mezarında şu sözleri söyletir: "Nerede şimdi o takılmaların, o şakaların, o şarkıların? Bütün sofrayı kahkahadan kırıp geçiren o neşe parıltıların nerede? Şimdi kendi sırıtışınla alay edecek tek bir numaran bile kalmadı mı? Tamamen mahvoldun mu?" Oysa asıl mahvolan Shakespeare'in kendisiymiş! Üstelik kendi yaşamının prensi, oğlu Hamnet'in ölümünün ardından... O, gözü yaşlı bir baba olarak sığınmış tiyatronun tozlu sahnesine ve bir keşiş gibi yaşamış sayfaların ve tüy kalemlerin arasında. Baba otoritesine boyun eğmek ve hayallerinin peşinden koşmak arasında kalan yazar, bir yolunu bulup tiyatro çalışmaları için Londra'ya gitmese, orada bir yer edinmese, Hamnet öldüğünde neye sığınıp nasıl bir teselli bulurdu acaba? Tüm bunları düşündüren kitap, Maggie O'Farrel'in 2020 yılında Kadınlar İçin Kurgu Ödülü ve Amerikan Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Kurgu Ödülü alan romanı: Hamne...

Modernist Hikâyenin Kısa Mesafe Seyyahı

Resim
     Halil Ziya Doğruöz'ün, Müzmin Susuzluk adlı hikâyesiyle XIX. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Ödülü'nü almasının üzerinden altı yıl geçti. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen yılların ardından Doğruöz, Üç Beş Adımlık Seyyahlıklar adlı hikâye kitabını okurla buluşturdu.  Üç Beş Adımlık Seyyahlıklar  modernist damarı kuvvetli bir metin. Modern çağın kalıplarına direnen; zamanın, kimliğin ve metafizik algıların sınırlarını zorlayan, hatta bu sınırları yerle bir etmeye çalışan bir iradeyi temsil ediyor. Eser aynı zamanda tanık olduğu çağa keskin bir eleştiri aynası tutuyor; ekonomik dar boğazdan mülteci sorununa, dilin yozlaşmasından Türk modernleşmesinin yanlış kurgulanışına kadar pek çok girift meseleyi edebî bir süzgeçten geçirerek aktarıyor.      Hikâyede marazi bir baş karakterle karşı karşıya kalıp ve onun düşünsel gelgitlerine şahit oluyoruz. Ancak bu marazi durum biraz göreceli. Hayata, çağa ve karaktere nereden bakıldığıyla alakalı. Georg Luká...

Caymaz'ın İntihar Süsü

Resim
"elimde şiiriyle bırakmış beni, vefa yok diyor kara gözlüm, vefa hiç olmadı, o sendin sadece, senin bana yakınlığın..." Onur Caymaz'ın,  İntihar Süsü adlı şiir kitabı geçtiğimiz ay yayımlandı. Kitabın kapağında Caymaz'ın yanı sıra Vefa T. ismi yer alıyor. Onur Caymaz, Vefa T.'yi kitaba dahil ederek okurda ortak bir şiir kitabı yazılmış hissi yaratıyor. Fakat işin aslı başka... İntihar Süsü , "Vefa T, Onur ve Ötekiler..." başlıklı uzun bir giriş yazısıyla başlıyor. Bu yazı, Caymaz'ın edebiyat dünyasına yönelttiği kaza oklarıyla örülmüş desek yeridir. Şair, tıpkı şimdi tarihin tozlu sayfaları arasında okurunu bekleyen bir meslektaşı gibi İstanbul'u Bizans'a benzeterek başladığı eleştirilerine bölünmüşlük duygusunun verdiği sızıyla devam ediyor: "Çatlak hep büyüyordu, çatlayıp ikiye bölünen her şey, tek kaldığında, bir yerinden yeniden ayrılıp geri kalan parçanın yalnız kalmasına neden oluyordu." (s.14). Yazıda özgür olanın sıradanla a...

Suların Sultanı ile Bir Garip Gelincik

Resim
 " Neyse ki düşlerim hâlâ benimle. Onları vurmamışlar."    Cümbezin Kızı , Ülkü Demiray'ın Emine Işınsu Roman Ödülü'nü kazandığı romanı. Demiray, tarihin edebiyatsız eksik kalacağı düşüncesinden hareketle kurguladığı bu romanda, Kıbrıs halkının başına gelen felaketlere, yokluğa, yoksulluğa, emperyalist Batılı güçlerin ada halkını nasıl parçalayıp yok ettiğine değinir. Yoksulluk, elde avuçta ne varsa satıp savmayı gerektirirken sıra henüz çocuk yaştaki kızlara gelir ve bu kızlar ada halkından bazı aracı kadınlar vasıtasıyla kendilerini zengin gösteren, "bedel" ödeyen Araplara satılır. Elbette bu durumun tek nedeni yoksulluk olamaz. İngiliz tahakkümü, adadaki Türk-Müslüman nüfusunu azaltma politikaları bu durumda etkilidir. Yüzyıllardır bir arada yaşayan Türk-Rum ahali, bir örgünün ilmekleri sökülür gibi bir bir ayrılır birbirinden. " Gözlerimin mavisinden yaşamak geçse de ben ölüme gebe kaldım."      Bir yanda vatandan ayrılmanın acısı, diğer yanda ...

"Kelimelerin Hatırı Çok Nârindir Hemen Kırılır"

Resim
  " Bir de tabii 'kiraz çiçeği kolonyası' vardı. Bu kolonyayı babası Japon pazarından almıştı. Annesi ve Servet pek sevmişlerdi. Annesi ile birlikte sofraya oturduklarında bu kolonya türüm türüm tüterdi. Çünkü annesi bileğinin içine damlatır. Sonra şifalı merhem gibi ovalar. Koklar ama nasıl koklamak. Bir nefeste dünyayı dolaşır gibi koklardı. Sonra da Servet'in başına iki damla damlatırdı. Çocuklara yaptıkları gibi. Servet de başına damlatılan kolonyayı silmez, kolonya usul usul saç diplerinde dolaşır dururdu. Sonra bu sofranın olmazsa olmazı hikâyeler gelirdi. Annesi için uzun kısa hiç fark etmez. Hatta aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemekten de rahatsız olmaz. Yeter ki Servet şeker yer gibi, şerbet içer gibi, gül yaprağı ezer gibi anlatsın..." (s.30)      Keşke bu sayfanın üzerine birkaç damla kiraz çiçeği kolonyası damlatabilseydim... Ama ben Servet değilim ki... O, romanın sayfaları arasındaki yaşamına devam ederken ben, bir okur olarak ona karşıdan, uzaktan...