"Kelimelerin Hatırı Çok Nârindir Hemen Kırılır"

 

"Bir de tabii 'kiraz çiçeği kolonyası' vardı. Bu kolonyayı babası Japon pazarından almıştı. Annesi ve Servet pek sevmişlerdi. Annesi ile birlikte sofraya oturduklarında bu kolonya türüm türüm tüterdi. Çünkü annesi bileğinin içine damlatır. Sonra şifalı merhem gibi ovalar. Koklar ama nasıl koklamak. Bir nefeste dünyayı dolaşır gibi koklardı. Sonra da Servet'in başına iki damla damlatırdı. Çocuklara yaptıkları gibi. Servet de başına damlatılan kolonyayı silmez, kolonya usul usul saç diplerinde dolaşır dururdu. Sonra bu sofranın olmazsa olmazı hikâyeler gelirdi. Annesi için uzun kısa hiç fark etmez. Hatta aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemekten de rahatsız olmaz. Yeter ki Servet şeker yer gibi, şerbet içer gibi, gül yaprağı ezer gibi anlatsın..." (s.30)

    Keşke bu sayfanın üzerine birkaç damla kiraz çiçeği kolonyası damlatabilseydim... Ama ben Servet değilim ki... O, romanın sayfaları arasındaki yaşamına devam ederken ben, bir okur olarak ona karşıdan, uzaktan ama içten ve keyifle bakıp macerasını takip ediyorum. Servet'in saflığına, hayallerine, taşra sınırlarında kalan mücadelesine kimi zaman hayıflanarak kimi zaman şaşırarak bakıyorum. 
   Annesi Reşide'nin radyoya ve televizyona olan merakı, anlatılanı dinlemeye hevesli kişiliği ve babası Mecit Efendi'nin iş yerinde olanları karısına bir tiyatro gibi anlatma merakıyla başlayan hayalperestlik ve yaratma ilhamı Servet'e de sirayet eder. Servet'in tıpkı bir meddah gibi hikâye anlatıcılığı, romanın en başında dikkat çeker: "Zaten hikâyeyi tekdüze değil de böyle inişli çıkışlı anlatırsa bir insan, karşıdaki ellerine hâkim olamaz. O eller artık hikâyeye figüran olur." (s.10).
    Servet ve ailesi bozkır hayatında yaşayan, ayağını yorganına göre uzatmak zorunda kalan gariban bir aile. Azıcık aşları, kaygılı başları var. En ufak bir sarsıntıda yıkılıp yerle bir olacak psikolojideki bu ailede herkesin kendine özgü huyları, halleri var. Mecit Efendi işini kaybetmemek için patronunun her dediğine boyun eğen, işine bağlı, saygılı ve saf biri. Reşide, oğlunun can yoldaşı, ilacı, sığınağı. Tek derdi onun iyi ve sağlıklı olması. Servet, hikâye ve roman okumaya düşkün, sayısal açıdan başarısız bir lise öğrencisi. Hayallerinin bir gün gerçek olmasını dileyen ama bunun için gereken adımı da bazen yokluktan bazen geçiştirmekten başaramayan bir genç. Bu ailenin başına bir iş geldiğinde tek yapabildikleri sabretmek, dua etmek ve "başlarında bir büyük olmasını" hayal etmekten ibaret:
"Meğer biz tümden rüzgâr önünde uçuşan kavak tüncüğü gibiymişiz. 
Hiç tutar dalımız yokmuş." (s.52).
    Romanda Servet ve ailesinin dışında olay akışında önemli yeri olan karakterlerden de bahsetmek gerekir. Belgin Hoca, okul müdürü, Mecit Efendi'nin patronu, Satı, Cankız, Bekçi Salim... Bu karakterler Servet'in yaşamına güçleri ölçüsünde müdahale ederken bir bozkır kasabasının canlılığını da romana yansıtan kişilerdir. Karakterlerin Servet'in hayatında aldıkları yere göre ona müdahalelerde bulunmaları kimi zaman olumlu kimi zaman da olumsuz ve yıkıcı etkilerle sonuçlanır. Belgin Hoca, Satı, Cankız gibi karakterler onu destekler ve elinden tutarken okul müdürü, Mecit Efendi'nin patronu, Bekçi Salim gibilerse tabiri caizse hayatını karartmaya uğraşırlar. Bütün bu olup bitenler arasında Servet daima roman okur, hikâye okur, kitapların dünyasına sığınır. Bir gün o da yazar olmayı düşler. Bu hayallerinde onun en büyük destekçisi annesi ve Satı'dır. Servet'in yazma sancısı aslında varoluşuyla ilgili bir mücadele. Fazla kırılgan bir benliğin tek başarılı tarafı. Ayrıca Sait Faik vurgusu önemli. Servet'in yazma serüvenine ve annesiyle olan ilişkisine dair ipuçları verir.
"Ben zaten hemen her şeyden çabuk vazgeçiyorum. Çabuk küsüyorum. Ya da kapanıyorum çiçek gibi. Bazı çiçeklere dokununca büzüşür kapanır ya. Ben de öyleyim. Hemen tükeniyor gibiyim. Babam da öyle. Hemen küser hemen takati kesilir yaşayacak dermanı kalmaz. Zaten yaşamak da bir derman işi, takati kesilince ölüyor insan."
    Dil ve söyleyiş özelliklerinden bahsedilecek olursa; bir taşra şehri olan Yozgat'ta geçen romanda Mustafa Çiftçi, bölgenin yerel söyleyiş özelliklerine sıkça başvurur. Konuşma dilinin özelliklerinin geniç yer tuttuğu romanda yöresel deyimlere yer verilir: "katır gibi tosur tosur ettirmek" (s.12), "ecik dinlenmek" (s.14), "bağrı almak" (s.17), "gel gel akıllı olmak" (s.27), "fosalmak" (s.47), "ağnanmak" (s.77), "kaşı kabağı şişmek" (s.121) bunlardan bazılarıdır.
    Romanda zenginin gözünde fakir algısının nasıl olduğuna, eğitim sistemindeki aksaklıklara ve bozuk düzene, bozkırdan kentlere göçün nedenlerine ve bozkır halkının buna nasıl anlamlar yüklediğine dair önemli detaylar da yer alır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bursa'nın Tutunamayanlar'ı

Ho Ho Ho da Maşallah

Kan Damlası ve Hayret Bey