Bir Ters Bir Düz Denemeler
Örmek ve Yazmak Arasında
Gürbilek, ilk bölümde Virginia Woolf’un yaşamının farklı kesitlerindeki portrelerinden hareketle yazarın yaşadığı bölünmeyi, kadınlık-erkeklik sınırlarını aşma isteğini ele alır. Kadınların dikiş iğnesi ve kalem arasında kalan durumuna değinen bölümde yapıtın metne (text) dönüşümüyle dokumaya (textile) gidilen yolun açıldığından bahseder. Kadın yazarların örgüden gelen beceriyi metin kurgusunda kullandığını, Woolf’ta da örgünün bir yazı metaforu olarak ele alındığını belirtir. Örme Biçimleri’ne adını veren de bahsi geçen bu durumdur. Gürbilek, Virginia Woolf’un eserlerinde aynı anda anlatıcı ve yazara ses vermesine değinir. Onun eserlerinde “kadın gibi yazmasını” telkin eden evdeki melek figürünün olduğunu ifade eder. Bahsi geçen melek figürü klasik kadını/kadın algısını temsil eder. Woolf yazılarıyla bu kadını/kadın algısını öldürür. Gürbilek onun Deniz Feneri adlı romanında da yazının “örme”de karşılık bulduğunu, evdeki melek (anne gibi olma) bölgesinden koparılan yazma eyleminin bölünmüş, parçalı bir yazının bir araya gelmesine yol açtığını belirler. Kadın yazarların arkasında bir geleneğin bulunmayışının yarattığı güçlük, etkilenme endişesinin yerine yalnız başladıkları yaratıcılığın kendilerini daha da yalnızlaştıracağı endişesini doğurur. Woolf’un ilk öykülerinde de böyle bir öncel arayışı olduğunu, Kendine Ait Bir Oda’da da bir öncel yaratma isteğinde olduğunu belirtir.
Çalışmanın ikinci bölümündeki fragmanlar Bilge Karasu’yu merkeze alır. Onun yazı hayatındaki usta-çırak ilişkisini inceleyen bu denemelerinde Gürbilek, Karasu’nun yazıyı “el alınan işlere” benzettiğine dikkat çekerek onun geleneğe bağlanmak isteyip istemediğini sorgular. Karasu’nun yazılarında çırakların hep öldüğünü, yerlerine yeni çırakların geçtiğini tespit edince de onun gelenek kavramındaki ustanın yıllar boyu edindiği bilgileri çırağına aktarmasıyla uzayan devam zincirini işaret etmediğini ortaya koyar. Gürbilek’e göre Karasu’da çıraklar, usta karşısında benlik duygusuyla durur ve ustasıyla çatışır. Karasu’nun usta sayıldığı 80’li yıllarda onun korkulu çırağı geride bıraktığını, ustayla çırağı aynı kişide, nöbetleşe yaratıcılıkta buluşturduğunu, Karasu’nun kendi kendinin çırağı olduğunu söyler Gürbilek. Bu bölümdeki denemelerde Bilge Karasu’nun Türkçede kendisine yarattığı lehçeden, onun öz Türkçeye bağlılığı ve kendi oluşturduğu sözcüklerden hareketle bir Karasu sözlüğü oluşturulabileceğinden de bahsedilir. Kozmopolist Pera’da yetişen, Rum-Yahudi kökenli olan Karasu’nun neden devrim Türkçesine bu kadar değer verdiğini sorgulanır. Gürbilek, onun dilindeki İstanbul-Ankara ikiliğinden, yazarın Ankara’nın dilini seçtiğinden ve bu belleksiz dilde taze bir yaratıcılık bölgesi kurup kuramadığından bahseder. Gürbilek’e göre azınlık kimliklerinin öne çıkarılmaya başlandığı yıllarda Karasu, Türklüğü içselleştirerek kendi kimliğini Türk yazar olarak kurar. Gürbilek, Karasu’nun bu tutumunun göze batmama çabası olup olmadığını sorgular. Karasu’nun eserlerinde “arkaik”in hem sözcüklerde hem de peyzajda önemli yer tuttuğunu, onun tarihin arkaik çağlarına, ritüellerine, medeniyet ve mekânlarına yer verdiğini söyler. Karasu’nun kendisine dayatılmış azınlık kimliğine direnen bir yazar olduğuna ve çoğunluğun idealini benimsemediğine; yazdıklarının azınlık edebiyatına daraltılmasını istemediğine de değinir. Gürbilek’e göre Bilge Karasu’da da parçalı bir doku vardır ancak bölük pörçük kalmaktan da korkar. Bu yüzden bitmek bilmeyen, zorlaşan metinler kaleme alır.
Üçüncü bölüm Latife Tekin ve onun eserlerindeki halk görüntülerini merkeze alan denemelerden oluşur. Ayhan Geçgin’in edebiyatımızda halkın kaybolduğu, şuraya buraya dağıldığı görüşünden hareketle “edebiyat mı halkı yakalama yeteneğini yitirdi, yoksa halk mı arkasında bu tartışmaları bırakıp sahneden çekildi” sorusunun peşine düşer Gürbilek. Latife Tekin’in bütünüyle kaybolmadan önce son kez halkı nasıl yakalamayı başardığını sorgular. Sevgili Arsız Ölüm’de bu kaybolmak üzere olan halkın tutunma mücadelesinin nasıl işlendiğine değinir ancak Gürbilek’e göre halkı dağılmadan önce yakalayan esas roman Berci Kristin’dir. Gürbilek, halk sözcüğünün Latife Tekin’in dağarcığına Gece Dersleri ile girdiğini, onun yüceltilmiş halkı karşısına alarak kendi halk kavramının yarattığını belirtir. Tekin’deki halk yoksul, dilsiz, çocuksu bir halktır. Tekin, kendi yoksullarını yaratırken “varoş” imgesini ve yoksulluğu zavallılıkla, boynu büküklükle, karanlıkta kalmışlıkla eleştiren halk imgesini karşısına alır. Gürbilek, Latife Tekin’in yoksullara olan bağlılığı ile yazıya olan bağlılığı arasında bölünmüş bir yazar olduğunu, susmak ile yazmak arasında kaldığını söyler. Denemelerde Latife Tekin hakkında farklı tespitler de vardır. Mesela Gürbilek, Latife Tekin’e yapışan büyülü gerçekçiliğin büyülü kısmını atmak gerektiğini, gerçekçi kısmını da yeniden tanımlamak gerektiğini dile getirir. Tekin, toplumun en alt katmanlarında kendini kandırmadan dolaşabiliyorsa bunun sebebi büyü değil yalansızlıktır. Gürbilek, günümüzde yoksulluğun edebiyattan çok sinemada görünür olduğu yargısına varır ve Ken Loach, Jean-Pierre, Luc Dardenne filmlerinden örnekler verir.
Gülme Biçimleri
Örme Biçimleri’nin dördüncü ve beşinci bölümlerinde Nurdan Gürbilek sanatın neşeyle ilişkisini ele alır. Bahtin ve Adorno’nun gülme/kahkaha hakkındaki birbirinden ayrışan yorumlarından hareketle gülme biçimlerini inceler. Dünyaya bakışın, farklı tarihsel dönem ve değer yargılarının gülme biçimlerine farklı farklı etki ettiğine, gülme eyleminin anlamının değiştiğine değinir. Gürbilek, bu bölümde Gambrowicz’in kendi memleketinden uzakta bir Polonyalı olmanın yarattığı psikolojiyle eserlerinde bir “yoldaş figür”, bir “ucube ikiz” yaratmasını, Ferdydurke’un kahramanı Jozio Kowalski’nin de -tıpkı Dostoyevski ve Kafka’da olduğu gibi- kendinden doğan ama kendine zıt bir ikizi (doppelgänger) olduğunu belirtir. Gürbilek, Gambrowicz’in Ferdydurke’da biçime karşı geldiğini, ondan kaçtığını söyler. Gambrowicz’e göre insan hem biçim üreten hem de kendi yarattığı biçimin tutsağı olan bir varlıktır. Bu yüzden insanın yapılmışlığına topyekûn savaş açar. Onun insanı biçim-kaos arasında salınır.
Örme Biçimleri, başladığı gibi son bulur. Son bölüm olan altıncı bölümde Gürbilek yeniden Virginia Woolf’a ve onun Deniz Feneri’ne döner. Woolf’un Freud’un kuramından etkilenip etkilenmediğini sorgular. Freud’un Oedipus yolculuğunun Deniz Feneri’nde görülüp görülmediğini inceler. Woolf’un Deniz Feneri’ni yazdığı yıllarda Freud okumadığını ancak Freud’un o dönemde çok konuşulduğunu söyleyen Gürbilek, Woolf’un başlarda Freud’un kuramını işleri basitleştirdiği ve eserleri eksilttiği için eleştirdiğine de değinir. Deniz Feneri’ne gözü merkeze alan bir anlatı olarak bakan Gürbilek, Oedipus bölgesinin içine bir göz hikâyesinin gömüldüğünü dile getirir. Örme Biçimleri’nin son denemesinde Gürbilek, yeniden Woolf’un yazma eylemini örgüye benzetmesine getirir sözü. Woolf’un Deniz Feneri’nde iç dünyanın dağılmış ipliklerini yatıştırıcı bir örme edimiyle bir araya getirdiğini ve örmeyi bir yazı metaforuna dönüştürdüğünü ortaya koyar.

Yorumlar
Yorum Gönder