Hangi Din Hangi Medeniyet?
Hıristiyan Medeniyetinin Kaynakları:
Antik felsefe, Hıristiyan medeniyetine, İslam medeniyetine ve Rönesans sonrası modern medeniyete kaynaklık eder (s.16). Bazen bu süreçte dinle felsefe ters düşer ve orta yolu bulmak gerekir. Sofistlere kadar felsefe, tabiatla/varlıkla alakadar olur. Sofistler merkeze insanı alır ve objektif bilgiye inanmaz. Çünkü herkes duyularıyla dünyayı farklı algılar. Sofistlerin bu düşüncesi “şüpheciliği” başlatır. Sokrates doğuştancıdır, ahlakî fikirlerin doğuştan ruhumuzda olduğuna inanır. Ona göre insan bilgi sahibi olursa ahlaklı olur. Platon’la doğa yeniden felsefeye dahil olur. Artık var olan her şey felsefenin konusudur (s.17).
Platon, durgun, çaresiz ve umutsuz toplumlarda; Aristo, medenileşen, gelişen ve kabiliyetli toplumlarda değer görür. Platon maneviyata önem verir, madde onun için maneviyatın yansımasıdır. Varlığı ideaların (ilk örnek) tayin ettiğini; bu dünyanın idea/asıl olanın yansıması olduğunu savunur (s.18). Ruhun duygusal istekleri neticesinde cezalandırılması, onun bedenle birleşmesine sebep olur ve insan ortaya çıkar (s.19). Aslında ruh, idealar âleminde öğrendikleriyle yetinir. Dünyaya gelince onları hatırlar. Kısacası Platon’a göre bilgi doğuştandır. Aristo, deneyciliği getirir. Platon’un öte âlemdeki ideaları bu dünyadadır. Gözlem ve deneyle öğrenilir. Kısacası insan zihni doğuştan boştur.
Hıristiyanlar Platon’u takip ederler. Onlara antik felsefeyi öğretenler İskenderiye filozoflarıdır (s.20). Orta çağda felsefeyi Hıristiyan din adamları temsil eder. Romalılar, Hıristiyanlığın mücerret tanrı anlayışını kabullenmez. Öteden beri “imparatora tapma” fikri vardır ve tapmayan Hıristiyanlar cezalandırılır. Hıristiyanlık iki yüz yıl “yasak din” olarak kalır. Origenes, antik felsefe ve Hıristiyanlığı, Hıristiyanlıktan taviz vererek sentezler. Sakkas’ın kurduğu Yeni Platonculuk anlayışı da varlığı yoktan yaratan tanrı anlayışı ile antik felsefenin maddenin ezeliliği anlayışını birleştirir. Origenes’e kadar filozoflar antik felsefeden zamanla Hıristiyanlığa ters düşen unsurlar alır (s.22). Hatta filozoflara kutsallık atfedilir. İmparator Konstantin, Hıristiyanlığı kabul edince Hıristiyanlık devlet dini olur. Filozoflar kültür önderi olarak görülür. Augustinus artık tavizi felsefeden verir. Ona göre insan doğuştan günahkâr ve kötüdür. Hıristiyanlık da insanı zavallılaştırır. Kurtuluş öte dünyadadır. İnsan istese de iyi olamaz. Bin yıllık Hıristiyanlık ve Platon felsefesi Avrupa’da hâkim olduğundan Aristotales’in görüşleri de ancak Hıristiyanlaştırılarak kabul edilir. Skolastik düşünce onu da yanılmaz bir otorite olarak tüm yanlışlarıyla birlikte kabul eder. Aristo felsefesi bütünüyle Hıristiyanlık görüşü haline gelir. İncil zulme boyun eğmeyi, St. Thomas zulme mukavemeti savunur. Bacon, Scotus, Ockhamlı William skolastik düşünceyi fikirleriyle sarsar. İman-akıl ayırılır. İnsan anlayışı zamanla değişir. Son dönem kilisenin yapısı çok seslidir. Muhafazakârlar ve reformcular vardır.
Hıristiyanlık, peygamberinin yaşadığı çağda yayılıp güçlenemez. Daha sonraları Antakya’dan yayılır. Çünkü ortaya çıktığı Filistin’de yine tek tanrılı olan Musevilik yaygındır. Hıristiyanlık, yayıldığı bölgelerin inançlarından etkilenerek bozulur (s.37-38). Köle ve hür farkını kaldırması, dönemin güçlü Roma İmparatorluğu’nun imparatoru tanrı sayan anlayışına zıttır. Fakat aşağı tabakadan halk arasında yayılır. Öyle ki önlenemez hâle gelince I. Konstantin inançlara saygı duyacağını ilan eder. Theodosius döneminde ise Hıristiyanlık, Roma’nın resmi dini olur.
Hıristiyan medeniyeti pek çok inancın Roma çatısı altında olmasından etkilenir ancak en çok Antik Yunan felsefesinden etkilenir. Ortaya iki din çıkar. Filozof/Âlim dini ve Halk dini. Halk daha çok ritüellere, merasim ve sembollere bakar. Ksenofones mücerret tanrı tasavvurunu ortaya çıkarır. O tanrı gözle görülmez. İnsanın rezilliği onda yoktur. Platon ve Aristo gözünde tanrı zanaatkâr gibidir.
Hıristiyanlıktan evvel Roma’da, Mısır medeniyeti etkisiyle tanrı-kral (hükümdarın tanrılaştırılması) anlayışı vardır. Hatta yalnız hükümdar değil, hükümdarın tüm ailesi tanrılaştırılır. Filistin’de ise tek tanrı inancının temelleri vardır. Roma, imparatorluğun bütünlüğü ve hiyerarşisine karşı gelen Hıristiyanlığı bu yüzden benimsemez. Ancak İsa’dan sonra Hıristiyanlık yayılır. Fakat bu sefer de Hıristiyanlık Romalılaşır ve çizgisi değişir. Paulus ilk günah dogmasını Hıristiyanlığa sokar ve İsa’yı tanrı sayar. Yahudilikteki tanrı inancı daha mücerret olduğu için Hıristiyanlık çok tanrılı dinlerle temas edince kabul görmez (s.65). Ticaret, Roma’nın Hıristiyanlığı tanımasını hızlanır. Hıristiyanlık, keşişlik faaliyetleriyle; Roma sınırlarına dahil olan Antakya, İskenderiye ve Afrika kentlerindeki kilise faaliyetleriyle yayılır. Roma’nın siyasi açıdan istikrarsızlığı da bu yayılmada etkili olur. Halk dini haline gelen Hıristiyanlık nihayetinde İmparator Konstantin’in Milano Fermanı ile serbest bırakılır. Çünkü imparatorluğun bütünlüğü korunmalıdır. Hıristiyanlık meşruiyet kazanınca ise kendi aralarındaki fikir ayrılıkları ortaya çıkar (s.74). Pelagius ilk günah anlayışını tenkit eder. Nestorius, Meryem’in tanrının değil İsa’nın annesi olduğunu söyler. Hıristiyanlık doğu ve batı olmak üzere ayrılır ardından da katolik ve ortodoks olarak ayrılır. Asıl reform ise Martin Luther’in ayaklanmasıyla gelir. Papa’nın görevlerine karşı çıkan Luther azizleri de reddeder. Bu ayrılıklar ilmî ve teknik gelişmelerin önünü açar.
İslam Medeniyetinin Kaynakları:
Felsefenin temeli olan Antik Yunan, İslam medeniyetini Hıristiyanlıktan farklı şekilde etkiler. Platon’u da Aristo’yu da dikkate alan Müslüman filozoflar, onları mutlak doğru/aziz konumuna getirmez (s.85). Böylece Hint ve İran medeniyetine de kapı aralanır. İslam ilim merkezleri çevirilerle zenginleşir. İlk filozof Kindî, küresel geometriyi geliştirirken er-Razî, deney ve tümevarım yöntemini geliştirir. Işığın kırılmasını gösterir. Farabi, tanrı dışı varlıkların yoktan değil tanrıdan çıktığına inanır. O sentezcidir. İslam, Platon, Aristo inançlarını harmanlar. Bir düşünce akımı ve gizli bir cemiyet olan İhvân-ı Safa ise hakikati aramak amacıyla Basra kültürünün merkezinde kurulur. Çalık, İslam medeniyetinin Moğol istilasından çok önce tükenmiş olduğunu ve Moğollar’ın ancak yeniden canlanma şansını bitirdiğini söyler. İslam medeniyeti dairesinde İbni Sina’dan sonra felsefi düşünce durgunlaşır. Abbasilerin bölünmesi bu durgunluğu getiren sebeplerdendir. Ortadoğu içe kapanırken ilmî/felsefî hareketler Endülüs ve Orta Asya’da hareketlilik kazanır. İbni Bace, felsefeyi Allah’a ulaşmada araç olarak görür. Endülüs’teki hareketlerle Yahudiler yeniden medeniyet inşasında rol almaya başlar.
İslam medeniyeti, Hint ve İran’dan da yararlanıp parlak medeniyet kurarlar ama bu sırada Hıristiyanlık karanlık çağı yaşar. Çalık, bu durumun sebebinin peşine düşer. Hıristiyanlık tek tanrılı toplumda ortaya çıkarken İslam putperest bir toplumda tek tanrılık inancıyla ortaya çıkmıştır. Kadının konumu Antik çağ filozoflarında ve Hıristiyanlıkta aşağıdadır (s.104). İslam’ın yayıldığı Medine’de Medineliler hem kendi kendilerine yeten hem de tek tanrılı inanca aşina olarak yaşam sürerler. O yüzden Müslümanlara daha müsamahalı davranırlar. Düşman devletin yenilmesi, ideolojisinin de yenilmesi olarak görüldüğünden farklı inanlar İslam inancına sızmayı başaramaz (s.108). Tanrı anlayışı ve kutsal kitap çarpıtılmaz. Çünkü peygamber hayattayken İslam yayılır. Ayrıca çok ileri bir tanrı anlayışına sahip olan İslam, diğer inançları etkisi altına alır.
Emevilerin ırkçı/ayrımcı politikaları, fethedilen bölgelerin kültürleriyle kaynaşmalarını engeller. Kültür merkezlerini ele geçirseler de medeniyet kurmayı başaramazlar. Halklar, Abbasilere kadar birbirinden kopuk yaşar. Emevilerin bu ayrılıkçı hareketleri Abbasiler zamanında intikam isteyen başka ırk mensuplarının hareketlerine sebep olur. Çalık, İslam medeniyetinin tembellik, cehalet, terör, huzursuzluğa düştüğünü söyler. Ancak kimse bu durumdan rahatsızlık bile duymaz.
İslam felsefesi tanrının tekliği, eşsizliği konusunda Antik Yunan felsefesinden etkilenmez (s.138). Tanrı-kainat ilişkisinde ise farklılıklar vardır. Kimileri mücerret tanrı anlayışını da tahrif eder. Allah’ı insanileştirir. Hz. Ali’yi tanrılaştırırlar. Tasavvufta Allah’la irtibatı olan mürşit anlayışı gelişir. Ruhun kaynağı konusunda ise Platon takip edilir ama ezelî olduğu kabul edilmez. Ruhun ezelî-ebedî olduğu konusunda tartışmalar yaşanır. İslam medeniyetinde ruh sonludur. Ezelilik Allah’a mahsustur.
Yorumlar
Yorum Gönder