Sudan İbaret Şehrin Susuzluğu Dinmeyen Hikâyesi

    Bursa’da geçen öykü ve romanlarda şehrin tarihi kimliğini oluşturan Ulu cami ve hanlar bölgesi, Tophane, Heykel vb. mekânlar ortak bir değer olarak yer alsa da bu eserlerde karakterin doğup büyüdükleri semtin öne çıkarıldığını söylemek yanlış olmaz. Bu olguda insan ve mekân ilişkisinden söz edilebileceği gibi eserlerin gerçeklikle arasında kurduğu ilişkiden de söz edilebilir. Aslı Tohumcu’nun Ölü Reşat romanının Kiremitçi mahallesini, Kemal Selçuk’un Cemiyet Kaçkını romanının Setbaşı, Heykel ve Kırkmerdiven taraflarını ön planda tuttuğu gibi Halil Ziya Doğruöz de Müzmin Susuzluk’ta Yeşil semtini merkeze konumlandırır. Yeşil taraflarındaki Vahdet Apartmanı’nda başlayan hikâye oradan Uzun Çarşı'ya ve Bursa’nın geneline yayılırken şehrin geçmişine, geçmişteki sosyal yaşamına, gelenek ve göreneklerine uzanır.

    Müzmin Susuzluk, adı bilinmeyen karakterin yaşamına odaklanır. Günümüzde otuz üç yaşında olan bu karakterin yaşamı ve onu bu hâle getiren etkiler yine karakterin geçmişi hatırlaması aracılığıyla verilir. Hatırlama durumu çocukluğa kadar gider ve karakterin mevcut yaşına gelesiye devam ederek bütün bir biyografi çizer. Karakterin ailesi nesillerdir Bursalılara hizmet eden bir ayakkabıcı olan Uzun Çarşı’daki Pabuççuoğlu’nun sahibidir. Çarşının en eskisi olması hasebiyle şehrin değişim ve dönüşümüne yıllarca tanıklık eden bu esnaf dükkânı, karakterin dikkatleri üzerinde de önemli etkiye sahiptir. Doğruöz buradan hareketle hem Uzun Çarşı’nın hem de sosyal yaşamın, kentin, yaşama biçimlerinin değişimini gözler önüne serer.

    Hikâyenin karakteri kendi iç sesinin / öteki ‘ben’inin varlığıyla çatışma içindedir. Tıpkı Oğuz Atay’ın Olric’i ve onun “efendimiz” diye başlayan sözleri gibi Müzmin Susuzluk’un karakteri de söze “efendime söyleyeyim” diye başlayan ve kendisiyle çoğunlukta dalga geçen, onu yeren ve bir yandan da haklılık payı bulunan bu sese maruz kalır. Şu satırlar yazarın okuma-yazma algısı yönünden önemlidir: “Bir kitabı başka bir kitaba ayraç ettim çünkü. Tüm hikâyeler kahramanlarıyla birlikte birbirine karıştı. Selim Işık, Halit Ayarcı'nın tabağındaki barbunya pilakiyi yedi mesela. Hikmet Benol ise Son Akşam Yemeği'ne Nuran'la Mümtaz'ı davet edip başköşeye oturttu (s.66).” Karakterin bir kişilik çatışması, kendini arama, ruhunu huzura kavuşturma arayışında olduğu buradan hareketle söylenebilir. O, kısa ömründe pek çok değerin, sevdiği insanların ardı arkasına yitip gittiğini görür. Kendisine sığınacak bir liman, tutunacak bir dal bulamaz; susuzluğunu dindiremez ve nihayetinde bunalımlı bir psikolojinin içerisine girer.

    Aslında karakter çocukluğunda mutludur. Bursa’yı bir baştan bir başa kat eder: “Bizim 'eski Bursa’ dediğimiz muhitler, Emirsultan, Yeşil, Setbaşı, Heykel ve çevresi, Kayhan, İpekçilik, Maksem, Şehreküstü, Altıparmak, Çarşamba, Çekirge, Tophane, Muradiye ve Alacahırka semtlerinden ibaret. Tüm bu semtlerin ortak noktası, yani eski Bursa'nın ortak noktası yokuşları: Tırman tırman bitmeyen yokuşları (s.15).” Fakat hem sevdiklerinin kaybı hem de yaşadığı şehrin gitgide kayboluşu karakteri evinin sınırları içine hapseder. Öyle ki evin anahtarı da kaybolur ve evden istese de çıkamaz. Burada şehrin değişimine dikkat edilmelidir. Nitekim Doğruöz’ün hikâyesinde vurguladığı, altını çizmek istediği en önemli şey Bursa’nın modernizmle birlikte geleneksel şehir kimliğinden sıyrılıp modern kente evrildiği süreçte kimliğini kaybetmesi, bu kimliğin modernizmin peşinde sürüklenen kişilerce tahrip edilmesidir. Önce şehrin nüfusunun artmasıyla insanlar birbirine yabancılaşır. Oysa Bursa eskiden küçük bir şehirdir ve herkes birbirini tanır: “Eskiden öyleydi. Setbaşı'nda, Heykel'de, Altıparmak ya da çarşıda insanlar sık sık ahbaplarıyla rastlaşırdı. Bursa küçüktü, Bursalılar birbirini tanırdı. İnsanlar yürürken acele etmez, iki dirhem bir çekirdek çıktıkları Heykel'de, -Bursa kalbinde- âdeta bir resmigeçitteymişçesine adımlar atarlardı (s.37).” Karakterin, ailesinin büyükleriyle kurduğu yakınlık, onlardan dinlediği anılar, şehrin daha eski dönemlerine dair bilginin kaynağıdır. Böylece şehirde yaşanan dönüşüm, karakterin doğumundan daha önceye uzanılarak anlatılır. Babaannesinin gayrimüslimlere değindiği şu satırlar geçmişteki sosyal yaşam hakkında bilgi veren önemli kısımlardan biridir: “Gayrimüslim ailelerin ramazan ayında çocuklarını su içme ya da bir şeyler yeme ihtimaline karşı sokağa bile salmadıklarını, yine ramazan ayında eski Bursa evlerinin bacaları büyük olduğundan ne kahvaltıda ne de öğle yemeklerinde dışarı koku yayılmasın diye ağır yemekler pişirmediklerini, kızartma yapmadıklarını söyledi. ‘Bunlar hassas, saygılı insanlar,’ dedi (s.45).” Bu günler artık geride kalmıştır. Ne Müslümanla gayrimüslimin bir arada yaşadığı, saygının başat değer olarak öne çıktığı bir sosyal yaşam ne de herkesin birbirini tanıdığı yakınlık ortamı vardır. 

    Bursa’nın, Uzun Çarşı’nın dönüşümü 90’lı yıllarda hızlanır. Esnaf arasında alışveriş merkezi fikri dolaşmaya başlar. Bu, kentteki iktisadi yaşamın dönüşüme uğrayacağının habercisidir. İstanbul gibi Bursa’da da alışveriş merkezlerinin açılması gündeme gelir. Fakat bu girişim başarısızlıkla sonuçlanır: “90'lı yılların ortalarına yakın gerçek bir AVM düşünülmüştü Bursa'da. İstanbul sevdiyse pekâlâ ki Bursa da AVM'yi sevebilir, denmişti. Yatırımcısı tarafından hızla hayata geçirildi ama hayal kırıklığıyla neticelendi. Büyük bir market zinciri, yerli yabancı birkaç giyim markası AVM'de dükkân tutup birkaç aya arkalarına bile bakmadan kaçtılar. Bir daha da kimseler cesaret edemedi, bina çürümeye bırakıldı öylece. Bursa henüz AVM'ye hazır değildi.” Kısa bir süre sonra ise Altıparmak caddesindeki dükkanları takiben açılan alışveriş merkezleriyle iktisadi dönüşüm gerçekleşir. Bunlar ve bunlara benzer pek çok noktaya değinir hikâye. Bursa’nın geçmişin kayıt altına alırken şehrin hızla değişimi karşısında durup düşünmek gerektiğini, özü kaybetmenin kolay, bulmanın imkânsız olduğunu vurgular.

    Hikâyede dikkati çeken noktalardan birisi de Bursa'da anlatılan, inanılan efsanelere yer vermesidir. Bunlara örnek olarak 99 depreminin Bursalılar arasında oluşturduğu rivayet örnek verilebilir: “‘99 depreminde Emir Sultan Hazretleri'nin sandukasını kaldırıp kabrinden çıktığını ve Emir Sultan Camii'nin şadırvanında abdest alıp Bursa'nın yıkılmaması için dua ettiğini gören bir adamdan söz edilir. Kimine göre kalp krizinden ölmüştür bu adam, kimine göreyse dili tutulmuş ve o gün bugündür tek kelime edememektedir. Böyle bir efsane dolanır şehirde. Kaldı ki aynı olayın Osman Gazi ve Orhan Gazi versiyonlarını da dinlemişliğim vardır (s.20).”

    Müzmin Susuzluk, yazarın ilk hikâyesi olmasına rağmen sayfalarında Bursa'nın semtlerini, bu semtleri oluşturan sokakları, camileri, hanları, mezarlıkları, çarşısı ve çarşı esnafı kadar Bursalıların dünyaya bakışını, âdetlerini, mizaçlarını, geçmişle kurdukları bağları yansıtması bakımından da önemlidir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bursa'nın Tutunamayanlar'ı

Ho Ho Ho da Maşallah

Kan Damlası ve Hayret Bey