Surnâme'nin Romanla İmtihanı
"Zamandır bu, gün gelecek şu bahçelerde güller açacak papatyalar
bitecek ve orada biz olmayacağız. Biz toprak yahut kerpiç olduktan sonra
mevsimler değişecek yine baharlar gelecek, sonbaharlar olacak. Yine insanlar
güzel şeyler için yarışacak, güzellikleri çoğaltacak. Elbette dostlar yine gül
bahçelerinde meclisler kurup şad olacaklar, sonra da bizim şimdi düşündüklerimi
düşünecek, konuştuklarımızı söyleşecekler. İyiler ve kötüler hep var olacak,
iyilikler ve kötülükler hep sürecek. Sultanların çocukları yine ipeklerle
kefenlenecek, kefenler yine böcekler tarafından didiklenecek." (S.399)
*
İskender Pala’nın yeni romanı Surnâme geçtiğimiz Kasım ayında
yayımlandı. Yazarın yetkin kalemiyle kurguladığı roman, adından başlayarak
büyük bir geleneğe, yazılan onlarca surnâme türünden esere günümüz
penceresinden bakma imkânı tanıyor. Bilindiği üzere surnâmeler Osmanlı
döneminde padişah çocuklarının doğum ve sünnet törenleriyle padişah kızlarının
düğün törenlerini anlatan manzum, mensur ya da manzum-mensur karışık yazılan
eserlerdir. Bu eserlerde düğün için yiyecek ve içeceklerin temini, sultanın
konukları ve kendisi için hazırlanan eğlence ve gösteriler, esnaf alayının
geçişi, mesleklerine uygun hünerler sergilemeleri, cambazların, zorbazların,
hokkabazların gösterileri, at yarışları, cirit oyunları, mûsiki fasılları,
rakkas ve çengilerin gösterileri, gece şenlikleri, havai fişek atılması,
kandillerin, mahyaların, mumların, meşalelerin yakılması, fener alayları düzenlenmesi[1] ve halk için buyurulan
ihsanlar konu edilirdi. İskender Pala da Surnâme’de, hangi padişahın
dönemi olduğunun belirtilmediği bir zamanda, bu padişahın üç şehzadesini ve
onlarla birlikte üç bin çocuğu sünnet ettirmek istemesi neticesinde düğün
kararı alınmasını ve düğün hazırlıklarına başlanmasını konu edinir. Romanın
zemininde gerçekleştirilecek bu düğün ve devlet erkânının bu düğüne
hazırlıkları yer alır. Bir çerçeve hikaye olarak kurgulanan düğün
hazırlıklarının haricinde romanda, padişahın defterdarı ile kazaskeri arasında
geçen güç mücadelesi ile önceden saatçilikle uğraşan Nasrettin ve Nusrettin
adlı iki kardeşin öyküsü de ele alınır. Bu öyküler hem kendi içerinde hem de
birbirlerine temas ederek gelişir ve hepsinin neticesi yapılan sünnet
düğününde belli olur.
Romana biçim açısından bakıldığında Pala’nın romancılığında daha önce de
görülen bölüm sayısının hemen altında bölüm hakkında birkaç satır -kimi zaman
bir beyit- yazma alışkanlığının Surnâme’de de devam ettiği görülür. Yazılan bu
satırlar bir yandan Klasik edebiyattaki mesnevileri anımsatmakla birlikte bir
yandan da okuyucuya o bölüm hakkında bilgi vermektedir. Fakat okunacak bölüm
hakkında verilen bu bilgi romandaki heyecanı bir parça da olsa kırar. Okuyucu,
“ne” olacağını bilir ve geriye yalnızca “nasıl” olacağını okumak kalır. Bununla
birlikte romanda dikkati çeken bir özellik de bölüm başlarına romandan bağımsız
küçük öykülerin konmasıdır. Otuz bölümden oluşan romanın her bölümünün başında
o bölümde yaşanacaklara emsal olan öyküler yer alır. Her bir öykünün belli bir
teması olmakla birlikte bu temaların işlenen bölümde de ele alındığı görülür.
Böylece bir bütünlük yakalanmış olur. Romanın biçimsel özelliklerinden bir
diğeri de yine İskender Pala romanlarında okuyucunun görmeye alışkın olduğu
çizimler/resimlerdir. Romanın kimi sayfalarında anlatılan olayla alakası
çizimlere yer verilerek okuyucunun hayal gücüne daha fazla hitap edilmeye
çalışılırken anlatılan dönemin tarihi ve sosyal ortamı hakkında da okuyucunun
zihninde bir fikir oluşturulması sağlanır.
Romana içerik açısından bakıldığında dinamik ve hareketli bir dönemle
karşı karşıya kalınır. Surnâme’de bir taraftan Defterdar ve Kazasker’in
sultanın gazabından kurtulmak için hiçbir aksaklık olmayacak biçimde düğün
hazırlıklarına başlamaları işlenirken bir taraftan da eskiden çok iyi dost olan
ancak zamanla birbirlerine düşman kesilen bu ikilinin güç mücadelesine yer
verilir. Defterdar da Kazasker de şehit olan Sadrazam’ın yerine geçmek ve gücü
eline alarak rakibini alt etmek ister. Kendi menfaatleri uğruna hiçbir şeyi
yapmaktan çekinmeyen bu devlet adamları emri altındaki adamları da benzer bir
mücadeleye tutuşurlar. Kazasker’in adamları Kurt Çelebi ve Çıngırak Beşe ile
Defterdar’ın adamı Bülbül Ağa arasında hem bir düşmanlık hem de çıkar ilişkisi
vardır. Bu isimler hem efendileri için hem de kendi ceplerini doldurmak için
çalışırlar ve kimi zaman efendilerini dolandırmak için iş birliği içerisine
girerler. Romanı hareketli kılan diğer hikaye Nasrettin ve Nusrettin adlı
ikizlere aittir. Yıllar önce, henüz Kazasker ve Defterdar bu konumlarına
erişmedikleri, binbir bela ile meşgul oldukları vakitler, bu ikizlerin evlerini
ateşe vermiş, anne ve babalarının ölümüne sebep olmuş, Nusrettin’in özürlü
oluşuna zemin hazırlamışlardır. Nasrettin ve Nusrettin, Dobra Hatun adlı bir
kadın tarafından bulunup ona ait külhanda kendileri gibi öksüz ve yetim
çocuklarla büyümüş, daha sonra Nusrettin tedavi için bîmarhâneye gönderilmiş,
Nasrettin ise bir bakıma saatçiliğe benzeyen çilingirlik mesleğinde
ilerlemiştir. Bütün bunlar gerçekleşirken düğün alanının dışında devletin en
güvenilir adamları arasında büyük bir hesaplaşmaya şahit olunur. Kazasker’in
sultana sunmak istediği üç bin altının Defterdar tarafından haber alınması,
Defterdar’ın bunları sahteleriyle değiştirmek isterken düştüğü tuzak,
Nasrettin’in anne ve babasının katillerine bilmeden hizmet etmesi fakat bunu
öğrendikten sonra intikamını almak üzere çalışması ve düşmanının kızına âşık
olması da romanın hareketli yapısına önemli katkılar sunar. Yazar, ele aldığı bu
öyküleri ve olayları birbiriyle sıkı ilişkiler içerisinde kurgulayarak Osmanlı
dönemini farklı açılardan, farklı karakterlerin dünyalarından yansıtmayı başarmıştır.
Romanın içeriğini önemli kılan özelliklerinden birisi de Osmanlı düğün
geleneklerinin çok zengin bir şekilde kurgulanarak okuyucuya eğlenceli bir
düğünü yaşamasıdır. Romanda Osmanlı düğünlerinde önemli bir yeri olan
nahılların hazırlıkları, padişahın halkın yağmalaması için şeker bahçeleri
hazırlatması, gece boğazda gerçekleştirilen havai fişek gösterileri ile çeşit
çeşit mahyaların sunduğu görsel şölen, cambazların, yeniçerilerin,
ateşbazların, kuşbazların ve daha nice yetenek sahiplerinin gösterdikleri
hünerler, sultanın sarayının üzerinde görülen simurg gibi pek çok unsur tüm
canlılıklarıyla kendilerine yer bulmuş ve dönemin atmosferinin kurgulanmasına
katkı sunmuşlardır. Bu geleneklere mevlitler, çeşit çeşit müzikler ve
müzisyenler de eşlik etmiştir.
Romanın sonu bir bakıma bir ders niteliğinde kurgulanır. Kendi çıkarları, güç ve para hırsları sebebiyle hiçbir suçu işlemekten geri durmayan, ellerini kana bulamaktan çekinmeyen acımasızlar hak ettikleri belayı bulurken bütün cefalara, çilelere, acılara katlanan fakat doğru olandan, helal olandan ve hak bildikleri yoldan dönmeyen karakterlerin amaçlarına ulaştıkları, ödüllendirildikleri görülür. Tüm bu nitelikler romanda geçmiş dönem İstanbul’una, sultan düğünlerine kapı aralar. Okuyucu kendini on beş gün süren şatafatlı, geleneksel bir Osmanlı düğünü içinde eğlenmeye çalışırken ama Kazasker ve Defterdar’ın hışmına uğramaktan korkarak Nasrettin’in peşinden koştururken bulur. Romanın sonunda verilen kaynakçadan yazarın Osmanlı dönemindeki saatçilik, para basımı, düğün gelenekleri, İstanbul’daki düğün hazırlıkları hakkında geniş bir araştırma yaptığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak Surnâme binbir gece masalları tadında yaşanan on beş günlük süreç içerisindeki binbir hazırlığı, binbir geleneği ve binbir menfaat ilişkisini ele alan, eğlenceli ve bir o kadar da ilgi çekici bir romandır, denilebilir.
[1] Hatice Aynur, "Surnâme", Tdv İslâm Ansiklopedisi, [https://islamansiklopedisi.org.tr/surname]
Yorumlar
Yorum Gönder