Vehm-i Hümâyun
"Ne çok sıfatı olmuştu adamın, ne çok, ne çeşitli hitap şekilleri: 'sultan, zat-ı şahane, hünkâr, ulu hakan, imparator, halife-i ruy-i zemin (yeryüzü halifesi), emirülmüminin (müminlerin emiri), bavê Kurdan (Kürtlerin babası), Pinti Hamid, Kızıl Sultan, Yıldız'daki baykuş, müstebit, zalim', şimdi de 'hakan-ı mahlû' diyorlardı. Yani 'hal' edilmiş hakan'."
II. Abdülhamid
çoğunlukla sansürle, istibdatla bilinir. Devletin üzerine çöreklenen bir zalim
olarak hatırlanır. Nitekim 33 yıllık saltanatında pek çok yasağı, sürgün
cezasını onaylayan bir hükümdar oluşu da bu yorumlara dayanak teşkil eder. O
her zaman ortadan kaldırılması gereken, devletin önündeki en büyük engel olarak
görülmüştür. Servet-i Fünun şairlerinden Tevfik Fikret, II. Abdülhamid'e
düzenlenen suikast üzerine "Ey şanlı avcı, dâmını beyhude
kurmadın! Attın… fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!" diyerek
onun bu suikastten kurtulmasına üzülmüştür. Mehmet Akif gibi İslami
hassasiyetleri yüksek olan bir münevver dahi onu "Gölgesinden bile
korkup bağıran bir ödlek, otuz üç yıl bizi korkuttu 'Şeriat!' diyerek" sözleriyle
eleştirmiştir. Velhasıl II. Abdülhamid dönemi fazlasıyla karışık bir siyasi
ortama, sosyal çalkantılara şahitlik etmiştir.
Zülfü Livaneli,
"Kaplanın Sırtında" romanında ise II. Abdülhamid'in siyasi
kimliğinden çok tahttan düşürüldükten sonraki hayatına odaklanıyor. Doktor
Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey’in hatıratından hareketle kaleme alınan romanda
Abdülhamid'in Selanik sürgününde ailesiyle birlikte 'atıldığı' Alatini
Köşkü'nde yaşadığı zorlu günler anlatılmaktadır. Livaneli de Atıf Bey de devrik
padişahın yakın bir dostuyla sohbet edişi gibi onun iç dünyasına yolculuğa
çıkarıyor okuyucuları. Abdülhamid'in vehimlerini, öldürülme korkusunu görerek
başlıyoruz romana. Bu vehmin sebebini Abdülhamid şöyle dile getiriyor: "...sizin
hiç taht sahibi dedeleriniz öldürüldü mü, kardeşiniz aklını oynattı mı, arabaya
binmekte bir dakika geciktiğiniz için kurtulduğunuz bombalı suikastlara
uğradınız mı, her gün onlarca suikast ihbarı aldınız mı, amcanız bilekleri
kesilerek ve intihar süsü verilerek katledildi mi? Bunların hepsi hayatımın
gerçekleri. Baksanıza kralların, şahların başına neler geliyor? Rus Çarı
Aleksandey'ı da kurşunladılar. Nasıl bir paranoïa impériale imiş ki bu hep
doğru çıkıyor? Bu devirde hiçbir taç sahibinin başı, omuzlarının üstünde sağlam
durmuyor."
Fakat kaderin cilvesi
insanın başına ne getirecek belli olmuyor. Otuz üç yıllık hükümranlığın
ardından tüm sıfatlardan sıyrılıp sıradan bir yaşlı adama dönüyor koca padişah.
Tahttan indirilip yerine kardeşi Reşat geçirilince, Abdülhamid'in
yaşattıklarıyla, istibdatıyla, sürgünleriyle geçen dönem sonra erecek
sanılıyor. İttihatçılar ülkeye özgürlük getirecek, imparatorluk Avrupa
seviyesine çıkacak... Ancak yeni dönem, Abdülhamid döneminden de beter bir
geleceği getiriyor. Ordunun siyasete karışması, ittihatçı-itilafçı çatışmaları,
disiplin bozuklukları ülkenin dikişlerini birer birer patlatıyor ve birkaç yıl
içinde milyonlarca kilometre toprak kaybediliyor. Atıf Bey romanda bu konuda:
"Eskiden Abdülhamid'e duyulan öfke herkesi birleştiriyormuş meğer.
Kötüye gidişin tek sebebinin bu adam olduğunu düşünmek bir çeşit aldanma, bir
çeşit rahatlamaymış. Ama gerçek bu değilmiş işte. Adam devrildikten sonra
başını alıp giden sorunlar belki ortak bir nefret nesnesinde buluşmanın daha
doğru bir denge sağladığını ortaya çıkarmıştı" demektedir.
Balkan toprakları
sırasıyla kaybedilip sıra Selanik'in "teslim edilmesine" gelince
Alatini Köşkü'ndeki ev hapsinde bulunan devrik padişaha bu durum anlatıldığında
Abdülhamid "'Selanik'i vererek kurtulmayı aklından bile geçirmesin
kimse,'" diye bağırır. "'Selanik düşerse İstanbul da
gider'" der ardından. Ama padişahlığı bitmiştir, kimse onu
dinlemeyecektir. Apar topar bir Alman gemisiyle Beylerbeyi Sarayı'na getirilir
ve ölene kadar burada kalır.
Kitapta ilginç bir II.
Abdülhamid portresi vardır. Hatalarıyla, doğrularıyla, suçlarıyla, insanlığı ve
Müslümanlığıyla, gençlik hevesleri ve aşklarıyla bir bütünlük arz eden
Abdülhamid portresi çizilmiş. Önyargılı bir bakış değil bu. Padişahı tüm
yönleriyle anlamak isteyen, yaptıklarını sorgulayan, yanlışların sebebini
anlamaya çalışan bir bakış. Abdülhamid'in derinlerindeki Avrupalılaşma
isteğine, ticareti ve marangozluğu tahta taca tercih etme düşüncesini de
görüyoruz; Pera'da gittiği bir mağazada çalışan Flora'ya olan aşkını da. Kitabı
okumaya başlamadan önce ne kadar Abdülhamit'e karşıt olsanız da kitap
bittiğinde ister istemez ona karşı bir sempati duyduğunuzu fark ediyorsunuz.
İstibdat her ne kadar acılarla dolu bir devir olsa da onca milleti bir arada
tutmayı başaran, türlü oyunlarla, adeta bir satranç oyunu oynayarak otuz üç yıl
devleti yaşatan padişaha saygıyla kitabın kapakları arasından
ayrılıyoruz.
Yorumlar
Yorum Gönder