Big Brother is Watching You!
-1984 ve Modern Dünya-
Kaleme alındığı günden bu yana hem
edebiyat hem de sinema dünyasını sarsan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
romanı, İngiliz yazar George Orwell’ın 1948 yılında tamamlanan ancak
yayımlanması 1945 Ağustos’unu bulan ve modern dünyayı protesto eden kurmaca
romanıdır. Orwell, romanına ilk olarak “The Last Man in Europe” yani
“Avrupa’daki Son Adam” ismini koymayı düşünmüş fakat daha sonra eserin
tamamlandığı tarihin son iki rakamını tersine çevirerek romanın ismini Bin
Dokuz Yüz Seksen Dört koymuştur. Roman, yazıldığı dönemin karmaşık siyasi
ortamına, bireyin egemenliğini kısıtlayan totalitarizme yöneltilmiş ağır eleştirileri
nedeniyle İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden iki ay sonra yayınlanmış ve
günümüze kadar üzerindeki ilgi eksik olmamıştır. Roman, Okyanusya adlı bir
ülkede geçmektedir. Okyanusya ülkesinin ideolojisi İngiliz Sosyalizmi yani
INGSOS’tur. Okyanusya’da iktidarı elinde bulunduran Parti, ülkenin vatandaşları
üzerinde kurduğu yok edici baskıyla, insanları tamamen ele geçirmiş, kendi
istekleri doğrultusunda yönlendirmekte yani onları bir çeşit “ipsiz kukla” ya
çevirmektedir. İnsanlar için Parti’nin her dediğini yapmak şarttır. Özgürce
düşünmek, uyumak, uykuda sayıklamak, fısıldaşmak, konuşurken hükümetin
belirlediği kelimelerin dışına çıkmak, yazı yazmak dahi yasaktır. Her yerde,
sokaklarda, evlerde, dükkanlarda, broşürlerde, gazetelerde Parti lideri olan Büyük
Birader’in posterleri yer almaktadır. Posterlerin altında ise “Big Brother
is Watching You” yani “Büyük Birader Seni İzliyor” sloganı
yazılıdır. Büyük birader ayrıca tele-ekranlar, gizli mikrofonlar ve Düşünce
Polisi ile insanları gözetim altında tutmaktadır. Yalnızca gözün gördüğü
her yerde Büyük Birader’in fotoğrafını görmenin bile ne kadar rahatsız edici
olduğu düşünüldüğünde insanların hayli baskıcı bir yönetimle karşı
karşıya kaldıkları anlaşılmaktadır. Orwell’ın, romanında, romanın yazıldığı
çağı mı eleştirdiği yoksa gelecekteki insanlara bir uyarıda mı bulunduğu ise okuyucuya
bırakılmıştır.
Winston Smith romanın baş karakteridir. Tüm yaşananlara, topluma, ipsiz kuklalara dönmüş insanlara, gazetelere, sokaklara, yasaklara, Büyük Birader’in delici bakışlarla baktığı posterlere okuyucu Winston’ın hayatı aracılığıyla tanıklık eder. Romanın başından itibaren Winston’un geri kalandan daha farklı, sorgulayıcı, düzene baş kaldırabilecek, en azından bunu düşünebilecek bir karakterde olduğu anlaşılmaktadır. Onun içinde özgür ve irade sahibi insanın kırıntıları bulunmaktadır. Ne var ki hem düşünmek yasaktır hem de çevresindeki insanlar, geri kalan vatandaşlar gibi iktidarın yasaklarına boyun eğmiş, sürüp giden sistemin kuklaları olmuş insanlardır.
Winston boş zamanlarında Proleterler denilen insanların yaşadığı bölgelerde gezmektedir. Proleterler, kurulu sistemin ikinci sınıfa ayırdığı insanlardır. Fakat Winston onlardan umudunu kesmemiştir. “’Bir umut varsa, proleterlerde’, diye yazdı Winston. Bir umut varsa, proleterlerde olmalıydı, çünkü Parti’yi yok edecek güç Okyanusya nüfusunun yüzde 85’ini oluşturan bu hor görülmüş kitlelerde harekete geçebilirdi.” (Orwell, 2018: 80) Parti üyelerinin onlardan alışveriş yapması yasak olsa da bu kural katı değildir ve kurala pek de uyulmamaktadır. Winston, proleterlerin bölgesinde olduğu bir zamanda bir eskici dükkanında gördüğü eski defteri satın almak ister ve alır da. Fakat defter tehlikeli bir nesnedir. “İçinde hiçbir yazı bulunmamasına karşın, tehlikeyi göze almaya değecek bir nesneydi.” (Orwell, 2018: 16) Toplumdaki bu sınıflı yapı, Büyük Birader ve iktidardaki Parti’ye olan bağlılıkla bir bütündür. Winston, evindeki tele-ekranın onu izlemesinden kaçmak için duvardaki bir girintiye zar zor sığarak içinde tuttuğu düşünceleri yazmaya, Büyük Birader hakkındaki hislerini kâğıda dökmeye başlar ki bu başlı başına bir aykırılıktır. “Fark edilecek olursa Winston’ın ölüm cezasına çarptırılacağı ya da en azından yirmi beş yıl zorunlu çalışma kampına gönderileceği kesin sayılırdı.” (Orwell, 2018: 16).
Bir gün öğle molasında evine döner Winston, aklı hâlâ aldığı defterdedir. Çünkü bu defter yalnızca birkaç sayfadan oluşan, kapağı olan bir nesne değildir onun için. Özgürlüğüne açılan kapıdır. Bastırdığı, daha doğrusu Parti’nin yasakladığı tüm düşüncelerini buraya yazmak için yanıp tutuşmaktadır. Tele-ekranın kör noktasını hesap edip oraya bir masa çeker ve sanki büyülenmiş gibi yazmaya başlar. Bir süre sonra durup yazdıklarına baktığında neredeyse kendini ihbar edecek gibi olur. Çünkü sayfada ardı ardına ”KAHROLSUN BÜYÜK BİRADER” yazmaktadır. Bir an günce tutmayı bırakmak ister. Fakat bıraksa da hiçbir şey değişmeyecektir, düşünmüştür bir kere. “Hiçbir şey yazmamış olsaydı bile, tüm öteki suçları da içeren temel suçu işlemişti. Buna düşüncesuçu diyorlardı. Düşüncesuçu sonsuza dek gizlenebilecek bir şey değildi.” (Orwell, 2018: 29) Düşüncelerini o anda aklından geçtiği haliyle güncesine yazar:“Vuracaklar beni umurumda mı ensemden vuracaklar umurumda mı kahrolsun büyü birader hep ensesinden vururlar adamı umurumda mı kahrolsun büyük birader” (Orwell, 2018: 29).
Bu sırada kapı çalar. Kapıyla birlikte Winston’ın zihnindeki tehlike çanları da çalmaktadır. Ancak korkulan olmaz, gelen Düşünce Polisi değil komşusu Bayan Parsons’tır ve Winston’dan bir iş için yardım ister. Bayan Parsons’ın evine giden Winston, çocukların otomatik oyuncak silahlarla birbirlerini kovaladıklarını görür. Oyun oynuyorlardır güya. “’Sen bir hainsin!’ diye ciyakladı oğlan. ‘Sen bir düşünce suçlususun! Sen bir Avrasya casususun! Seni vururum, seni buharlaştırırım, seni tuz madenlerine yollarım!” (Orwell, 2018: 33) Çocukların oyunlarına kadar hükümetin düşünceleri egemen olmuştur artık. Zaten modernist toplumlarda bu yabancılaşma görülmektedir. Romanda yabancılaşma aileden başlamaktadır. Tıpkı Bayan Parsons’ın evindeki çocuklar gibi aynı evde dahi olunsa her birey birbirine yabancılaşacaktır, yabancılaşma yolundadır ya da yabancılaşmıştır. Çünkü bir ailedeki bireyler kendi başına izlenmekte ve yaptığı en ufak hareket yüzünden ortadan kaldırılmaktadır. Böyle bir ortamda aile de diğer yabancı insanlardan farkı olmayan bir topluluğa dönüşür. Çocuklar, ailesinden birinin kurallara uymadığını, partinin menfaatlerine uygun davranmadığını gördüğünde ailesini polise şikâyet edip yok olmasına neden olabilmektedir. Böylece küçük yaşlardan itibaren Parti’ye sempati duyan, onu tek doğru bilen bir nesil yetiştirilip aykırı davranışların önüne geçilmektedir. İnsanlar kendilerine, ailelerine, çevrelerindeki her şeye yabancıdırlar. Yalnızca uymaları gereken kurallara sadıktırlar. Romanda iktidarda bulunan Parti’nin uyguladığı tüm kısıtlama ve baskılar, insanların yabancılaşmasına neden olmuştur. Düşünmek yok, hissetmek yok, karar vermek yok, kendi başına bir eylemde bulunmak asla yok!
Romanın ilerleyen kısmında Nefret Haftası denen etkinliklere şahit oluruz. Bu etkinliklere tüm vatandaşlar katılmak zorundadır. Üstelik Nefret Haftası’na katılmak ailecek yapılan nadir etkinliklerden (!) biridir. Öyle çok uzun da sürmez, en fazla iki dakika sürer bu etkinlikler. Tüm vatandaşlar dev bir ekranın karşısında toplanır ve kendilerine gösterilen bazı fotoğraflara ve videolara bakarlar. Videolarda savaşlar vardır, Okyanusya düşmanlarıyla savaşmaktadır. Ölen askerler ve cephedeki yaşam gösterilir. Ardından Emmanuel Goldstein’ın videosu devreye girer. Goldstein, Büyük Birader diye birinin olmadığını, tüm vatandaşların kandırıldığını, kendilerine söylenenlerin yalan olduğunu söyler videoda. Aslında romanın kurgusunu yıkacak sözlerdir bunlar. Çünkü romanda tek doğru söyleyen Goldstein’dır. Elbette videoyu izleyen vatandaşlar derin bir nefret duymaktadır ona. Videodan sonra birtakım fotoğraflar görüntüye girer. Bu fotoğrafların düşmanlara ait olduğu söylenir ve vatandaşlardan onlara karşı düşmanlıklarını göstermeleri istenir. İnsanlar hem fotoğraflara hem de Goldstein’e öfkeyle küfürler savurur, bağırır, çağırır, dişlerini sıkar ve tüm kinlerini ortaya sererler. Bu da zorunludur, öfkelenmeyen, öfkesini yeterince göstermeyen insanlar derhal buharlaştırılacaktır. Böylece insanlar hükümetin dost demediği kim varsa iyiden iyiye yabancılaşır.Winston, bir gün yeniden Bay Charrington’ın eskici dükkanına gider ve dikkat çekmeden dükkândan içeri girer. Bu dükkân onun hep ilgisini çekmekte ve her gelişinde ayrı bir detayı fark etmektedir. Bay Charrington’ın dükkânının üstünde bir dairesi vardır. Bu sefer Winston’ın merakı o daireye yönelir ve orayı görme şansını da bulur. Bu daire onun yaşadığı eve hiç benzemeyen, Parti’nin gözetlemediği bir yer, eskiden kalma bir yaşam alanı gibi gelir ona, bir cennettir sanki. Parti’nin gözetlemesinden, baskılardan, doğrusunu bildiği yanlışlara inanmak zorunda kalmaktan ne zaman kaçmak istese bu daireye uğramaya başlayacaktır kısa bir süre sonra. Bay Charrington’ın dükkânından çıkıp proleter bölgesini ardında bırakacağı sırada onu görür, Julia’yı. Bu anda yine düşünceler silsilesi başına üşüşür Winston’ın. Ya Düşünce Polisi’ne ihbar edildiyse ya gelirlerse ya onu da ensesinden vururlarsa ya Julia bir ajansa ve sürekli onu takip ediyorsa ne olacaktır? Tam bir “paranoya” durumu sahneye gelir.
Neyse ki korkulan olmayacak ve Winston evine sağ salim ulaşacaktır. Fakat bu, Julia’yı gördüğü son olay olmayacaktır. Daha sonra onu bir koridorda görür. Karşı karşıya gelmişlerdir ve Julia o sırada yere düşer. Winston, içindeki insanca davranıştan olsa gerek ona yardım etmek için elini uzattığı sırada eline bir kâğıdın sıkıştırıldığını hisseder. Gözlerden uzak olmak için tuvalete gidip kâğıdı okumak ister Winston ama bu da olabilecek bir şey değildir. Gözetleme öyle bir noktaya ulaşmıştır ki orası da izlenmektedir. “Bir an tuvaletlerden birine girip hemen okumak geçti kafasından. Ama bunun tam bir çılgınlık olacağını çok iyi biliyordu. Hiç kuşku yok ki, tuvaletlerdeki tele-ekranlar sürekli izleniyordu.” (Orwell, 2018: 120) Julia’nın verdiği kâğıtta “Seni Seviyorum” yazmaktadır ve bu yazı Winston’ın zihnine saplanıp kalır. Kâğıdı okuduktan sonra Julia aklından çıkmaz. Rüyasında onu çırılçıplak olarak görür, pek çok hayal kurar, onu arzulamaktan çekinmez. Fakat yine bir suç işlemektedir. Birini böyle sevmek, onu düşünmek, onunla ilişkiye girmek Parti’nin yasakları arasındadır. Çünkü Partinin amacına uygun çocuk yapmak haricindeki pornografik eylemler yasaklanmıştır. Üstelik bu durum öyle had safhaya çıkmıştır ki “Seks Karşıtı Gençler Birliği” adında bir topluluk meydana gelmiştir ve Julia bu topluluğa üyedir. Bu durum da Winston ile Julia’nın buluşmalarına engel olamaz ve şehirden uzaklaşarak bir ormanda buluşup birlikte olurlar: “Eskiden bir erkek bir kızın bedenine bakınca safça baştan çıkardı, diye geçirdi aklından. Oysa artık katıksız aşk ya da katıksız şehvet diye bir şey kalmamıştı. Her şeye korku ve nefret karıştığı için, artık hiçbir duygu katıksız değildi. Sevişmeleri bir savaş, doyumun doruğuna varışları bir zafer olmuştu sanki. Parti’ye indirilmiş bir darbeden farksızdı. Siyasal bir eylem.” (Orwell, 2018: 141) Winston ve Julia her seferinde başka bir yerde buluşarak birlikteliklerine -savaşlarına- devam ederler. Bir seferinde de eskici dükkânının sahibi Bay Charrington’ın dairesini kiralar Winston. Bu daire, onların buluşma mekânı olarak sonraki zamanlarda da kullanılmaya devam edecek ve onların sonuna giden yol olacaktır.
Kuralların dışına çıkmanın verdiği hazzı alan Winston, hem güncesine yazmaya devam edecek hem de Julia’yla birlikte olacaktır. O, içinde bulunduğu sistemden fazlasıyla bunalmıştır. Üstelik Gerçek Bakanlığı’nda çalışması bu düşüncelerini arttırmaktadır. Çünkü onun işi gazete, dergi ve haberlerde yayınlanan Parti karşıtı haberleri partinin istediği gibi değiştirmek, bilgileri partinin istediği gibi çarpıtmaktır. Parti, sürekli bir gelişimden, ilerlemeden bahsederek insanları kandıran bir olgudur. Tüm bu çarpıtmaların içinde olan Winston, Büyük Birader’e duyduğu öfkenin bir neticesi olarak Emmanuel Goldstein’e yaklaşma hissine kapılır. Bu noktada yine koridor devreye girer ve Winston’ı O’Brien ile karşılaştırır. O’Brien’ın kendi gibi bir düşünce suçlusu olduğuna inanan Winston’a O’Brien, Okyanusya’nın resmi dili olan Newspeak’in sözlüğünün son çıkan basımını verebileceğini söyler ve evine davet ederek yoluna devam eder. Görünürde sözlüğü almak üzere Julia ile beraber O’Brian’ın evine giden Winston O’Brien’in Emmanuel Goldstein’e çalıştığını ve kendisine Goldstein’ın görüşlerini yazdığı kitabı ulaştırabileceğini öğrenir. Winston, gittikçe Parti’ye zıt davranışlarda bulunmaya başlamıştır. Nefret Haftası’nın altıncı günüdür. Öfke ve nefret iyice artmıştır. Öyle ki insanlar kin ve öfkeden deliye dönüp sağa sola yumruklarını sallamaktadırlar. Bu karmaşadan yararlanan birisi Winston’ın omzuna dokunarak çantasını düşürdüğünü söyler. Winston da tereddüt etmeden alır yerdeki çantayı.
Winston, çantayı ancak tüm işleri bitip de Bay Charrington’ın dairesine gidince açabilir. Çantanın içinden acemice ciltlenmiş ve kapağına da bir isim ya da başlık yazmayan, kalın, siyah bir kitap çıkar. Bu kitap kullanılmaktan aşınmış ve her an dağılmak üzere olan sayfalara sahiptir. Goldstein’ın kitabı üç bölümden oluşmaktaydı. İlk bölümü “Cehalet Güçtür” başlığını taşıyordu. Winston bu bölüme hızlıca göz gezdirip kitabı kapar ve yeniden rastgele açtığında üçüncü bölüme denk gelir. Bu bölümün başlığı “Savaş Barıştır” koyulmuştur. Anlaşılacağı üzere Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, Goldstein’ın kitabında kendini anlatmaktadır.
Winston kitaba dalmışken Julia da daireye gelmiştir. Julia ile birlikte olup uyur ve uyandığında onunla sohbet etmeye başlar. Sohbet esnasında başka bir sesin onlara katıldığını duyduklarında o paranoyak durum zihinlerine yine hücum eder. Fakat bu sefer düşündükleri gerçekleşecektir. Çünkü gelen ses odanın duvarında asılı olan bir çerçevedendir. Çerçevenin ardında bir tele-ekran vardır ve bugüne kadar olan her şey izlenmiş, duyulmuş, öğrenilmiştir. Winston ile Julia neye uğradıklarını anlamadan odanın içi üniformalı polislerle dolar. Polisler ikiliyi birbirinden ayırırken Winston’ın sırtına, Julia’nın da karnına birer tekme yerleştirirler. Bu sırada Winston’ın eskici Bay Charrington’dan aldığı cam kâğıt ağırlığı postalların altında paramparça edilmiştir. Winston ise onu görüp Bay Charrington’u düşünür. Acaba onu da mı tutuklamış, işkence edip öldürmüşlerdir. Ama o sırada odanın kapısı açılmış ve içeri Bay Charrington girmiştir. Sapasağlam görünmektedir. Winston o zaman Bay Charrington’un gizli bir Düşünce Polisi olduğunu anlar ve paranoyak düşünce yeniden başlar. Vuracaklar beni umurumda mı ensemden vuracaklar umurumda mı kahrolsun büyü birader hep ensesinden vururlar adamı umurumda mı kahrolsun büyük birader” (Orwell, 2018: 29).
Kısa bir sürede apar topar yataktan alınıp ayrı hücrelere tıkılmıştır Winston ve Julia. Winston’un olmayan özgürlüğü iyice engellenmiş, pek çok başka suçluyla aynı hücreyi paylaşmak zorunda kalmıştır. Hücrede sözü edilen çok önemli bir mekân vardır. Bu mekân 101 Numaralı Oda’dır. Bu odada insanlara büyük işkenceler yapılmakta, yapmadığı suçları bile kabul etmeye zorlanabilmektedir ve Winston da bu odayla kısa süre sonra tanışacaktır. Bir süre hücrede yalnız kaldıktan sonra O’Brien hücreye gelir. Başta Winston onun da yakalandığını ve suçlu olduğunu düşünse de O’Brien’ın arkasından bir görevlinin girdiğini ve dirseğine copla vurarak kendini etkisiz halde bıraktığını görünce bu fikrinden acı acı vazgeçecektir. Gözlerini açtığında hücredekiler arasında korku salan 101 Numaralı Oda’dadır. O’Brien, Winston’a türlü işkenceler uygular, elektrik verir, hiç acımaz ona. ''’İnsan insana nasıl hükmeder, Winston?’ Winston biraz düşünüp, ‘Acı çektirerek’ dedi.” (Orwell, 2018: 288) Winston öyle bir hale gelir ki bilinci iyiden iyiye işkenceci Parti’nin eline geçmiştir. O’Brien, onu, farelerle dolu bir kafese koymakla tehdit etmiştir. Böylece Winston umudunu bağladığı Julia’dan da vazgeçer ve kendi yerine onun kafese atılmasını bağırır. “Ve o anda, deliler gibi, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Julia’ya yapın! Julia’ya yapın! Beni bırakın’ Julia’ya yapın! İstediğinizi yapın ona, umurumda değil. Yüzünü paralasınlar, her yerini yalayıp yutsunlar. Beni bırakın! Julia’ya yapın! Beni bırakın!” (Orwell, 2018: 309) Kurulu düzen nihayet Winston’u da kendi içinde eritmiştir. Winston serbest bırakılmıştır bırakılmasına ama artık hücreye atılmadan önceki kişi değildir. Ruhu bile bedenine yabancılaşmış, zihni kafatasından, yüreği ruhundan uzaklaşmıştır ama özgür bırakılmıştır. Julia ile daha önce arasında geçen sohbette insan kalmanın Parti’yi yenmenin bir yolu olduğunu söyleyen Winston, artık insan da kalamamıştır. “Hiçbir yararı olmayacağını bile bile, insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.” (Orwell, 2018: 183) Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Winston Julia ile karşılaşır. İşkencelerden sonra Winston gibi Julia da artık eski Julia değildir. Eski duygular, eski ruh kalmamıştır. Yine de görüşmeye söz verirler. Fakat Winston artık tam bir Parti üyesidir, INGSOS vatandaşıdır. Tüm benliğini kaybederek tümden yabancılaşmakta ve Parti’nin isteği doğrultusunda sunulan bilgilere - masanın üzerindeki toz tabakasına 2+2=5 yazacak kadar - inanır hale gelmektedir.
Roman 1956’da siyah-beyaz olarak çekilmiş, Edmond O'Brien başrol olan Winston Smith'i canlandırmıştır. 1984 yılında ise film yeniden çekilerek sinema severlerle buluşmuştur. Film için ayrılan bütçe 8,400,000 Amerikan dolarıdır. Filmde John Hurt, Winston Smith rolünde; Richard Burton, O'Brien rolünde; Suzanna Hamilton, Julia rolünde oynamış ve büyük ses getirmiştir. Bundan sonrası ise hem okuyucuya hem izleyiciye kalmıştır. Eser, yazıldığı çağı mı eleştiriyor yoksa gelecekteki insanlara bir uyarıda mı bulunuyor?
Not: Bu yazı daha önce Mahfel Dergisi'nin 13. sayısında yayımlanmıştır.
Kaynakça:
Orwell, George (2018), Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, İstanbul: Can Yayınları.
Görsel: Rebecca Hendin

Yorumlar
Yorum Gönder